| |
"Büyücü" dediğimiz
tipin, çocuk masallarında yer alan, eski uygarlıklarda etkinliğini
sürdüren veya ilkel kabilelerde toplumun başvurduğu garip kişi
olduğu zannedilir, genellikle. Modern ülkelerde artık rağbet
görmemesi gerektiği sanılan büyücülük sanatıyla uğraşanlar, aslında
eskiye oranla daha da çoğalmıştır. Bu kişilerin neler vaadettiği ve
bu amaçla neler yaptıkları ise daima gizli tutulur. Bir büyücüye
gidip ne yaptığını soramazsınız. Zaten, böyle birisini bulmak bile
oldukça güçtür. Gizli kalmasındaki sebeplerden biri hukuki temele
dayanır. Kanunen, toplumun inançlarından faydalanarak, çeşitli
durumlarda çaresiz kalmış kişilere doğa üstü yöntemlerle yardımda
bulunacağını öne sürerek maddi çıkar sağlamak suçtur. Ayrıca, bu işi
maddi çıkar gözetmeksizin yapmak bile, toplumun ahlaki açıdan
bozulmasına ve hür irade kavramının zedelenmesine yol açtığından,
zararlı sayılır.
Gizliliğin diğer
sebebi ise, büyücünün inancından kaynaklanmaktadır. Yaptığı işin
vazgeçilmez bir özelliği olarak görür gizliliği. İrtibat kurduğu
söylenen doğa üstü varlıkların büyücüye bu "marifetleri" açığa
vurmamasını öğrettikleri, aksi takdirde gücünü kaybedeceği veya bu
varlıklar tarafından cezalandırılacağı iddia edilmektedir. Büyücünün
dünyasında, bu varlıkların ve kurulu düzenin ne ölçüde etkin ve
işler olduğuna inandığı düşünülürse, gizliliğin diğer sebebi de
ortaya çıkar. Bizim için bu gibi iddialar gülünç sayılabilir. Zira,
içinde yaşadığımız ortamda böylesine bir düzeni tanımamışızdır.
Ancak psikiatri
kliniklerinde rastlanan akıl hastası dediğimiz tiplerin bazılarında
gözlemlenen belirtilerdir bu iddialar, irtibat kurmalar veya
görünmeyen varlıklarla anlaştığını söyleyenler. Tıbbi açıdan
bakıldığında, bazı akıl hastalarıyla davranış ve düşünce yapısı
bakımından "büyücü" denilen tipler benzerlik taşırlar. Fakat, bu
demek değildir ki büyücü akıl hastasıdır. Akıl sağlığında normal
olarak nitelendirilen bölgenin dışına çıkmış kişilere hasta gözüyle
bakmak, bugünün psikiatristleri tarafından çok önyargılı bir
davranış olarak kabul edilmektedir.
"Parapsikoloji"
ismiyle 1920'lerde yeni bir araştırma alanını bilime kazandıran
uzmanların deyimiyle, "psişik yetenek" denilen bir üstünlüğe sahip
insanların var olduğu artık kabul edilmektedir. Kısaca "psi"
özelliği olarak bilinen bu yeteneğin "extra sensory perception" (ESP:
Bilinen duyular ötesi algılama) biçiminde kişiye bazı bilgilerin dış
dünyadan gelmesini ve "psycho-kinesis" (PK: Ruhsal etkileme)
biçiminde de dış dünyadaki maddeyi kişinin yalnız zihinsel olarak
etkilemesini sağladığı deneylerle ispatlanmıştır. ESP olarak;
durugörü (clairvoyance), önceden bilme (precognition), düşünce
alışverişi (telepathy) gibi özellikler ortaya çıkmaktadır. PK
olarak; maddenin üzerinde zihnin yarattığı değişiklikler, düşünce
yoluyla bir cismi harekete geçirme, durdurma veya yapısındaki düzeni
etkileme gibi özellikler sayılmaktadır.
Parapsikolojik
araştırmaların ışığında, şarlatanların dışında "büyücü" denilen
kişilerde de bu gibi yeteneklerin olması mümkündür. Psişik
yeteneklerin henüz kesin bir sınırı çizilmemiştir. Belki bugün
bilinenler dışında daha değişik türden ESP biçimleri de vardır ve bu
sayede büyücülerle ilgili fantastik iddialar gelecekte bilimin
kontrolü altında insanlığın yararına kullanılabilir.
Büyücüler de zaten
yeteneklerini insanların yararına kullandıklarını söylemekteler.
Ancak, bu iddia henüz açıklığa kavuşmamıştır. Zira, kimin gerçekten
yetenekli olduğunu saptayacak bir kuruluşa bağlı değildirler.
Ayrıca, yeteneği olanların da sırası geldiğinde başkalarının
kötülüğü için uğraşmamalarını sağlayacak bir güvence yoktur.
Size, büyücü olduğu
söylenen bir kişinin çalışma biçimini örnek vererek, özgün haliyle
anlatmak ve fotoğraflamak isterdim. Fakat, bütün çabama rağmen böyle
birini bulmam mümkün olmadı. Ancak elimdeki kitaplardan, büyücüler
hakkında araştırma yapma imkânını bulmuş bilim adamlarının elde
ettikleri bilgileri özetlemekle yetineceğim.
Genel tarife göre;
büyü, olması istenen şeyi sağlamak için gerekli değişikliği
yaratmaya yarar. Bunun için de şöyle bir formül bulunmuştur: Gerekli
değişiklik, uygun düzeydeki bir etkinin, uygun bir biçimde ve uygun
bir ortamda, sözkonusu objeye uygulanmasıyla meydana gelir.
Araştırıcılara göre, bu tarife kişinin her türlü maksatlı davranışı
girmektedir. Yani, bir insan bir şeyi istediği zaman bile, genel
anlamda zihnen bir büyü işlemine başlamış sayılır. Ancak,
söylendiğine göre, uygun şartların bulunması ve belirli tesirlerin
yönlendirilmesi gerekmektedir. İşte bu safhada bizim bilemediğimiz
başka unsurlar ortaya çıkmaktadır.
Örneğin, bir pasta
yapmak istiyorsak, önce hamur için gerekli malzemeyi belirli ölçüde
karıştırmak gerekir. Şeker yerine tuz veya bir kilo una on litre su
koyarsak, hamur yerine un çorbası olur. Sonra, bu hamuru pişirmek
için fırın, ateş ve dayanıklı bir kap bulmamız gerekir. Kandil
alevinde veya kâğıt tabağın içinde bu işi yapamayız. Sonuç olarak,
her şey nasıl bir bilgi ve tecrübe gerektiriyorsa, aynı biçimde,
büyü yapmak da uygun şartları biraraya getirmekle olur, denmektedir.
Büyüler
incelendiğinde görülmüştür ki, genelde üç ana gaye vardır: Üretim,
korunma ve zarar verme. Üretim kavramı içine, tarım ve hayvancılıkla
ilgili çeşitli faaliyetlerde etkili olma isteği girer. Ayrıca,
cinsel gücün artması, zenginlik, itibar sağlama gibi istekler de
üretici gayeye yöneliktir. Koruma kavramı içine, öncelikle sağlık
konusu girmektedir. Daha sonra da mal ve manevî değerlerin korunması
amaçlanır. Zarar verme kavramı içine, her türlü yıkıcı ve
engelleyici istekler girmektedir. Öldürmek, bunların içinde esas
konudur.
Büyülerin yapılış
biçimine göre de iki bölümde incelenmesi gerektiği söylenir: Tılsım
büyüleri ve ritüel büyüleri. Tılsım olarak, büyülenecek şey veya
kişiyle ilgili bir cisim üzerinde çalışılmaktadır. Ritüel olarak
ise, bir seremoni (âyin) düzenleyerek bazı varlıkların istenilen
yere veya kişiye yöneltilmesi gerektiği anlatılıyor.
Üretime ve
korunmaya yönelik büyüleri iyi niyetli, zarar vermeye yönelik
olanları ise kötü niyetli olarak nitelemek pek uygun sayılmaz.
Çünkü, örneğin şiddetli geçimsizlik içinde birbirlerine hayatı
yaşanmaz duruma getiren bir çiftin iyiliği (!) için büyü
yapıldığında, eğer büyünün etkisi düşünülürse, iki taraftan birinin
iradesi dışında davranılması gerekecektir. Bu irade zayıflığından
faydalanma isteğinin aslında kötü bir niyet olduğu açıkça bellidir.
"Tılsım büyüsü"nde
en çok kullanıldığı söylenen şey, büyülenecek kişiye benzeyen
balmumundan bir bebektir. Büyücü balmumunu eriterek, önce yaklaşık
15-20 cm boyunda ve insan biçiminde bir kalıba döker. Balmumunun
kısmen katılaşmasıyla kalıbı açar ve henüz esnek olan balmumuna
şekil vererek etkileyeceği insana benzetmeye çalışır. Bulunan
örneklerde bazen insan saçı, tırnağı veya dışkısına rastlandığı
belirtilmektedir. Ayrıca, âdet kanının karıştırıldığı balmumundan
bebekler de bulunmuştur. Burada gayenin, etkilenecek olduğu sanılan
insandan organik parçaları da balmumuna karıştırarak daha kuvvetli
bir sempatizasyon sağlamak olduğu zannedilmektedir. Zaten, malzeme
olarak kullanılan balmumu da organik bir nitelik taşımaktadır.
Büyücü bebeği
hazırladıktan sonra, bir müddet zihnini etkileyeceği kişi üzerinde
konsantre etmektedir. Daha sonra, imajinasyon yoluyla, elindeki
bebekle o kişinin aynı duyarlılığa sahip olduğunu düşünecektir.
Aslında, dış görünüşüyle bebeğin sözkonusu kişiyle hiçbir ilgisi
olmadığı bellidir. Ancak, deniliyor ki, insandaki imajinasyon (hayal
etme) yeteneği bazı ilişkilerin kurulmasında etkin bir rol oynamakta
ve bu sayede büyücü bebeğe fizik olarak etki etmekle o kişide
uzaktan bir değişim meydana getirmektedir. Örneğin, bebeğin göğsüne
batırdığı bir iğneyle büyücü şöyle demektedir:
"Sen, filancanın
oğlu (veya kızı) filan! Üstüne okuduğum aşk dualarıyla güçlenmiş bu
iğneyi kalbine soktuğumda, falancanın kızı (veya oğlu) falan için
yanıp tutuşacaksın! Kalbinde bu iğne durduğu sürece, ona olan
aşkından başka birşey bilmeyeceksin!..."
Bu olay sırasında,
büyücü için elindeki bebek o kişiden başka birşey değildir. Yani, bu
derece kuvvetli bir imajinasyon yoğunluğu içinde bulunmaktadır,
deniyor.
Bir başka vasıta da
mumdur. Anlatıldığına göre, mum yakılır ve bitene kadar etkilenecek
kişinin eriyip tükenmesi hayal edilir. Bu arada, etkinin güçlenmesi
için bazı anlaşılmaz sözlerin devamlı olarak tekrarlandığı
belirtilmektedir. Bu sözlerin büyüleyici etkisi olduğuna
inanılmaktadır. İnanç kavramının zaten bütün bu işlemler içinde
önemli bir yer aldığı düşünülürse, büyücüdeki belirli bazı
isteklerin bu sayede gittikçe artan bir tempoda güçlendiği ve
sonunda kendi benliğinden taşarak adeta hedefi belli bir ok gibi
fırlayıp çıktığına dair hipotezlerde bir gerçek payı olduğu kabul
edilir.
Diğer bir usul
olarak, koruyucu veya üretici nitelik taşıdığı zannedilen yüzük,
kolye, bilezik gibi aksesuarın hazırlanışıyla ilgili yöntemlere
başvurulduğu görülmüştür. Altın, gümüş, bazen bakır bu maksat için
kullanılan metallerin içinde en yaygın olanıdır. Bazı antropologlara
göre, ilkel kabilelerde takılan süs eşyalarının asıl gayesi, güzel
görünmekten çok belirli bir tesiri taşımaktadır. Takılacak şeyin
daha önce başkası tarafından kullanılmamış olmasına dikkat edildiği
düşünülürse, yine tesirlerle ilgili bir inanışın geçerli olduğu
anlaşılır. Ölmüş birisine ait – örneğin - bir yüzüğü taşıyan kişide,
ölenin güçlerinin devam ettiği inancı yaygındır.
Yüzüklerde
kullanılan taşların da belirli bazı güçleri topladığı veya dağıttığı
söylenmektedir. Örneğin, zümrüt ve firuzenin cinsel cazibeyi
arttıran, yeşim taşının her türlü ağrıyı gideren, kırmızı yakutun
saldırganlık yaratan, mavi safirin transa sokan nitelikte olduğu
belirtilmektedir. Bugün bile, ruhban sınıfında her rahibin belirli
bir taşı yüzüğünde taşıması gerektiği hükme bağlanmıştır. Mor yakutu
sağ elinin orta parmağına altın bir yüzükle takanların hiçbir dış
tesirden etkilenmeyeceği ve hatalı davranmayacağı zannedilmektedir.
Tılsım büyüleri
içinde, iplerin düğümlenerek, kaşıkların bağlanarak, asma kilitlerin
kilitlenerek yapıldığı çeşitli yöntemlerin bulunduğu
anlatılmaktadır. Bunlar daha ziyade zarar verme amacıyla yapılır.
Düğümlerle ilgili büyüler o kadar yaygındır ki, Kuran'da bile sözü
geçmektedir (Felak suresi, 4. âyet).
Tılsım olarak en
yaygın ve etkili olduğu söylenilen ise, muska tabir edilen yazılı
parşömenlerdir. "Muska" kelimesi, Arapça "nüsha"dan (yazılı şey)
bozma bir deyimdir. "Nüşre" de denir. Genellikle, içine kutsal ve
etkisi olduğu kabul edilen kelimeler, harfler ve sayılar yazılır.
Muskalar,
İslamiyetin doğuşundan çok önce kullanılagelen büyü çeşidi olarak
bilinmektedir. Bu bakımdan, yalnız İslami bir nitelik taşıdığı
söylenemez. Ancak, İslam folklorunda geçmişten kalan bazı âdetlerin
devamı olarak varlığını korumuş ve günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca,
en çok kullanıldığı bölgenin Ortadoğu ve Kuzey Afrika olması
bakımından, İslam ülkelerinde vazgeçilmez bir unsur olarak değer
taşıdığı zannedilmektedir.
Muska, genellikle
parşömen cinsi kâğıda veya ince deri parçasına yazılmış kelimeler ve
işaretlerden ibarettir. Nadiren gümüş, bakır, altın, çinko gibi
metal plakalar üzerine de bunların işlendiği görülmüştür. Muskanın
esası olan bu kâğıt, deri veya metal, önce belirli bir usule göre
katlanır. En çok kullanılan usulün üçgen biçimi katlama olduğu
söylenmektedir. Metal plakalar eğer katlanamayacak kadar kalın ise
olduğu gibi bırakılırmış. Katlama işinden sonra sarılma başlar. En
az üç, en çok kırk kat muşamba veya benzeri su geçirmez bir kumaş,
deri gibi koruyucu zarf içinde olması gerektiği söyleniyor. Daha
sonra, "hamail" (veya hamaylı) denilen bir askıyla kişinin boynuna
asılarak belinden yukarı ve başından aşağıda bir yerde, kimsenin
görmeyeceği biçimde takılması gerektiği belirtilmektedir.
Üretici ve koruyucu
nitelikteki muskalar zaten kullanacak kişinin isteğiyle yapıldığı
için, bu biçimde takılmasına pek itiraz eden çıkmamaktadır. Ama,
muskayı taşıması gereken kişinin bu işten haberi yoksa, genellikle
devamlı kullandığı elbisesinin içinde bir yere veya yattığı yerde
yastığının içine saklandığı çeşitli yazarlar tarafından
anlatılmaktadır. Mahkemelerde hakim karşısında, bu gibi yerlerde
saklanmış muskaları nasıl bulduklarını söyleyen davacıların sayısı
az değildir.
Muskanın içine
yazılan şeyleri anlayabilmek, ancak konunun uzmanı olan bir kimse
tarafından mümkündür. İslamî olduğu söylenen muskalarda Arap
harfleri kullanılır. Yazının anlaşılan kısmı Arapça, Farsça veya
Türkçedir. Rakamlar da Arapçadan alınmadır. Hıristiyan muskalarında
Ermenice, Süryanice veya nadiren Grekçe kullanılmaktadır. Latince
yazılı muskalar daha çok katoliklerde görülmektedir. Yahudi
muskalarında ise eski İbranice geçerlidir. Yazıların dışında, bütün
muskalarda aynı biçimde olan ve bir çeşit genel şifre niteliği
taşıdığı söylenen işaretler de vardır. Bu işaretler üzerinde çalışan
uzmanların belirttiğine göre, en çok beş köşeli yıldız biçimi
kullanılmaktadır. Diğer işaretlerin içinde, ortak nitelikte bir büyü
alfabesi olduğu sanılan harfler görülmüştür.
Muskanın yazılı
kısmında bazen el, ayak, göz gibi organ resimleri, horoz, yılan, kuş
gibi hayvan şekilleri de bulunmaktadır. Ancak, genel olarak
incelendiğinde iki ayrı düzenlemenin farkedildiği belirtiliyor:
Birinci tipte, kâğıt uzun dikdörtgen biçimindedir ve kısa satırlarla
yukarıdan aşağı yazılı bir metni bulunmaktadır. Metnin içeriği
çoğunlukla Kuran'dan veya başka bir kutsal kitaptan seçilmiş
âyetlerdir. İslamî kaynaklı muskalarda, besmele ve bazı harflerle
birlikte "Esmâ-ül-Hüsnâ" denilen ve Tanrı'nın isimleri olduğu
söylenen isimler de yer alır. İkinci tip muskalarda, kâğıt dörtgen
biçimindedir. Ortasına Vefk denilen bir kare çizilir ve etrafına
yine bazı harfler ve isimler yazılır.
Esma-ül-Hüsnâ,
Tanrı'ya atfedilen "en güzel isimler" demektir. Bu isimlerin
genellikle 99 tane olduğu bilinir. Büyü kitaplarını inceleyenler,
Esmâ'nın Kuran'da geçen isimlerden meydana getirildiğini söylerler.
Zira, bu hususda Kuran'da bir ayet de vardır. Haşr suresi, 24.
âyette: "En güzel isimler onun. Bütün göklerdeki ve yerdekiler onu
tesbih ederler" denmektedir. Fakat bunun, isimleri kullanıp büyü
yapın anlamı taşıdığını kimse iddia edemez. Ama, büyücülere göre bu
yeterli bir kanıttır ve üstelik yaptıkları büyünün böylece Tanrı
tarafından da uygun görüldüğünü zannederler.
Her bir ismin
anlamına göre hangi işlemde kullanılacağı, hangi gün ve saatte
etkili olduğu, hangi vefk ile yapılacağına dair uzun listeler
bulunmuştur. Bu alanda inceleme yapanlara göre; örneğin, Esmâ'dan
olan "Mümit" kelimesi öldüren anlamına gelir, ebced sayısı 490'dır,
Pazartesi gecesi etkilidir ve beşli vefke uygundur.
"Ebced hesabı"nı
şöyle anlatırlar: Arap alfabesindeki 28 harfin her biri bir sayıya
tekabül eder. Bu durumda, Arapça bir kelimedeki harflerin sayıları
toplandığında, o kelimenin büyüde bir anlam taşıyan sayısal değeri
bulunmuş olur. Örneğin, yine "Mümit" kelimesindeki harfler "m-m-y-t"dir
ve bunların sayı değeri sırasıyla 40, 40, 10, 400'dür. Toplandığında
490 bulunur.
Haftanın günleri,
planetlere göre isimlendirilmektedir. Aslında, bu gelenek Batı
dünyasında halen günlük hayatta kullanılmaktadır ve çoğunlukla
bilinmez. Örneğin, Pazartesi gününün ismi Batı dillerinde (Monday,
Lundi, Montag, Lunedi, Lunes) Ay'ın günü olarak geçer. Salı Mars'ın,
Çarşamba Merkür'ün, Perşembe Jüpiter'in, Cuma Venüs'ün, Cumartesi
Satürn'ün günüdür. Her bir planetin ismi ise mitolojik bir karakteri
simgelemektedir. Örneğin Mars saldırgandır, savaşçıdır, öldürmeyi
sever.
Ayrıca, günler de
saatlere bölündüğünden, her saate bir planetin tekabül ettiği kabul
edilmektedir. Bu düzenlemede şöyle bir yöntem kullanıldığı
anlatılıyor: Normal olarak Salı günü bize göre Pazartesi gece
yarısından sonra başlamaktayken, büyücüler için Pazartesi akşamı
güneş battığı anda Salı günü başlamış sayılmaktadır. Salı akşamı
güneş battığında da Çarşamba gününün başladığı söylenir ve böyle
devam eder.
Vefk denilen kare
içindeki harfler ve rakamlarla ilgili işlemi inceleyenlere göre,
burada matematik oyununa benzer bir yöntem uygulanmaktadır. Karenin
her kenarı eşit olarak işaretlenir ve karşılıklı olarak
birleştirilirse, ortaya örnek olarak verdiğim şekildeki gibi bir
bölünme çıkar. Her bir bölüme sırayla belirli rakamlar yazıldığında,
yandan veya yukarıdan aşağı her sıranın toplamı aynı sayıyı
vermektedir. Köşelerden çaprazlama toplanırsa da aynı sayı ortaya
çıkar.
Burada çıkan sayıyı
önceden seçilen ismin ebced değeriyle aynı olacak biçimde yapan
büyücüye göre, artık bu kare o ismin vefki olarak aynı değeri
taşımaktadır. Dolayısıyla, bu şekli üzerinde taşıyan veya istenilen
yere koyan kimse, amacına ulaşmış olur denilmektedir. Bu bölümlere
bazen rakam yerine harflerin de yazıldığı görülmüştür. Bu durumda da
harfler akrostiş yaratacak biçimde sıralanır ve okunduğu sıraya göre
ayrı bir anlam taşıyan kelimeler ortaya çıkar.
Harflerle
rakamların karışık olarak yazıldığı vefklere de rastlandığı
söylenmektedir. Burada, anlaşıldığına göre, teknik olarak belirli
bazı değerleri eşleştirme veya uygun hale getirme yöntemi geçerli
olmaktadır. Zaten, Arapça "vefk" kelimesi de uygun olarak
düzenlenmiş şey demektir.
Batıda büyülü
kareler olarak bilinen vefklere bütün dünya folkloründe rastlamak
mümkündür. İslam dünyası dışında en çok Çin'de ve Hindistan'da
rağbet görmüştür. Avrupa'ya geçişi ise, İran'dan Yunanistan'a ve
İspanya'dan Batı Avrupa'ya tanıtılmasıyla başlar.
Vefkler, en az üçlü
(yani 9 bölümlü) ve en çok dokuzlu (81 bölümlü) olarak
kullanılmıştır. Bazı araştırmacılara göre, daha çok sayıda
bölümlülere de rastlanmıştır. Bu vefkler de belirli planetlere
tekabül etmektedir: Üçlüsü Satürn'e, dörtlüsü Jüpiter'e, dokuzlusu
Ay'a gibi.
Büyücünün inancına
göre, bu kareler uygun olarak düzenlendiğinde belirli bir tesiri
taşıyan etkili bir araç niteliği taşımaktadır. Ancak, bilimsel
açıdan büyücünün inancıyla bu şekil arasında nasıl bir bağ kurulduğu
ve eğer etkisi oluyorsa esas sebebin ne olduğu sorusuna uzmanlar
cevap bulamadıklarını söylüyorlar.
Bu konuda, son
zamanlarda Parapsikoloji alanındaki çalışmalara yeni bir görüş
kazandıran Çek bilim adamı Dr. Z. Rejdak'ın "Psikotronik" adı
altında yaptığı incelemeler, belirli bazı şekillerin veya düzenlerin
insandan çıkan bir tür enerjiyi depoladığını veya etkilediğini
deneysel olarak ispatlamaya yöneliktir. Bu alandaki araştırmaların
henüz yeterli olmayışı, kesin bir teorinin ortaya çıkmasına imkan
vermemektedir. Fakat temelde, büyücünün hazırladığı kare ile bu tür
bilimsel çalışmalar arasındaki ortak bir sonuca götüren ana unsurun
keşfedilmesi pek uzak sayılmaz.
Tılsım büyüsünün
yanı sıra, bir başka uygulanış biçimi olarak "ritüel büyüsü"
olduğunu söylemektedir araştırıcılar. Ritüel büyüsünde esas olan
seremonidir. Seremoni, bir çeşit âyin görünümündedir. Ancak, bu
âyinin dinsel olanlardan farklı bir yanı olduğu belirtilmektedir.
Büyünün hazırlanışında dört temel esasa dikkat edildiği
öğrenilmiştir. Bunlar; "büyücünün iradesi, astral ortam, uygunluklar
ve hayalgücü"dür. İrade kavramı ve buna ilişkin istekte bulunmanın
mekanizması, psikolojik açıdan oldukça karmaşık bir konudur. Okült
açıdan bakıldığında, insanın "Tanrı'nın suretinde" yaratılmış olduğu
düşünülerek, O'ndaki irade ve istek özelliğinin bir benzerinin de
insanda bulunduğu kabul edilmektedir.
"Astral ortam",
bilinen fizik ortamın boyutları dışında olarak kabul edilir. Astral
ortamda hisler, renkler ve şekiller olarak algılanır, denmektedir.
Bir gülü hayal eden kişi, astral ortamda o gülü yaratmakta ve rengi
ve kokusuyla onu düşünerek adeta gerçekmiş gibi gözü kapalıyken
görmektedir. "Uygunluklar" olarak çevireceğimiz korespondans (correspondance)
prensibi ise, belirli şeylerin belirli diğer bazı şeylere tekabül
etmesiyle tanımlanmaktadır. Örneğin, Oğlak burcu insanın dizine,
dört sayısı Jüpiter'e, Hermes figürü akla tekabül eder, denmektedir.
Bu ilişkilerden yola çıkarak, belirli bazı şeyleri harekete geçirmek
için, o şeylere tekabül edenlerin uyarılması gerektiği
düşünülmüştür. Hayalgücü veya imajinasyon denilen yetenek ise, insan
iradesiyle birlikte çalışan en önemli yaratıcı unsur olarak kabul
edilmektedir.
Seremoni, büyücünün
çeşitli kelimeleri yüksek sesle söylemesi ve eliyle bazı işaretleri
havada çizmesi biçiminde, dramatik bir özelliğe sahiptir,
denmektedir. Anlaşıldığına göre bu seremonide, astral ortamda var
olduğu kabul edilen bazı tabiatüstü varlıklar veya güçler
uyarılmaktadır. Bu uyarılma, yerine göre ya invokasyon (davet) ya da
evokasyon (celb) biçiminde olmaktadır, deniyor. Araştırıcılara göre,
invokasyon veya davet usulünde, büyücü bazı tabiatüstü varlıkları
veya güçleri kendine çekmek suretiyle, onların üstün nitelikleriyle
güçlenerek olağanüstü şeyleri yapabilme yeteneğini kazanırmış.
Evokasyon veya celb usulünde ise, yine benzeri varlıkları çağırarak
onlara kendi istediği şeyleri yaptırırmış. Halk arasında "cinci
hoca" veya "hüddamlı" olarak bilinen büyücülerin, bu ikinci yöntemi
kullanarak bazı "cinleri" devamlı emri altında tuttuğu
söylenmektedir.
"Astral ortam"
olarak bilinen yerde varolduğu zannedilen bu tabiatüstü varlıkların
veya güçlerin herbirine bir isim verildiği anlaşılıyor. Bu isimlere
ve ne özellikte varlıklar olduklarına dair uzun tariflerle dolu
kitapların yazıldığını, bu tariflerde ayrıca herbiri için gerekli
çağırma usullerinin anlatıldığı belirtilmektedir.
Bunların dışında,
bir de insanlar tarafından düşünce yoluyla yaratıldığı söylenen
formlardan sözedilmektedir. "Düşünce formu" denilen bu şeyler,
büyücünün irade ve imajinasyon gücü sayesinde ortaya çıkmaktadır.
Aslında, tarife dikkat edilirse, herkes çeşitli duygular ve
özellikle tatmin edilmemiş arzuların baskısı altında (bir çeşit
şuuraltı faaliyeti içinde) bu gibi düşünce formları yaratmaktadır.
Psikolojide, bu gibi bastırılmış duyguların zamanla kişide bazı
davranış bozuklukları yarattığı bilinmektedir. Yani, kişi kendisini
bu yoldan - farkında olmadan - "büyülemektedir" denilir.
Büyücünün düşünce
formu maksatlı olarak ve şuurlu bir biçimde meydana getirildiği
için, başıboş bırakılmış olmaktan çok belirli bir hedefe yöneliktir
diye kabul ediliyor. Göndereceği kişinin bu düşünce formu ile
sempatizasyon sağlaması için belirli yöntemleri de kullandığı
düşünülürse, kendisinin etkilenmeyeceği teorik olarak
ispatlanabilir. Ancak, farkında olmadan, çeşitli duygusal baskılar
sonunda kendi kendine düşünce formunun oluşmasına yol açan bir kimse
için, bu düşünce formunun yalnız kendisine etkili olacağı
söylenmektedir. Zira, sempatizasyon gereği olarak, bu formun
yapışacağı ilk insanın, yaratıcısı olduğu kabul edilir.
Dinsel açıdan ele
alındığında, büyü yapmak veya yaptırmak "günah" olarak
değerlendirilir. İslamî kaynaklı büyüyle uğraşanlar, kendilerini
haklı çıkarmak için Kuran'daki bazı anlaşılması güç ayetleri örnek
gösterirler. Halbuki, İslam dini bu gibi zoraki etkilemelere karşı
olduğu gibi, Kuran'da da büyücüleri kötüleyen bir çok bölüm vardır.
Diğer kitabî dinlerde de durum aynıdır. Genel olarak din kurumu,
büyü ve büyücülük anlayışına karşı çıkarak insanları Tanrı'nın
hükümlerine çağıran bir özellik taşımaktadır. |
|