| |
Evet, büyü İslâm'dan önce özellikle Babil ve Mısır medeniyetinde
oldukça gelişmiş; zamanla Çin ve Hindistan'da da rağbet görmüş ve
inanç açısından metafizikle ilgili mülahazalara çok yatkın olan Doğu
insanın eliyle iyice yaygınlaşarak Batı ülkelerine kadar ulaşmıştır.
Meleklere ve cinlere inandıkları için fizik ötesine aşina olan
Müslümanlar o eski medeniyetlerle irtibata geçince büyü ile de
tanışmış; tütsü, tılsım, muska ve fala bakma gibi bidatları onlardan
almışlardır.
İslâm alimleri sihri bazı kategorilere ayırmış; yıldızların tesirine
dayandırılan ve "tılsım" denilen daha çok Keldânîlerin kullandığı
sihirden ruh çağırma, hipnotizma ve benzeri yollarla insanlar
üzerinde müessir olma şeklindeki büyüye, cinlerin gizli
kuvvetlerinden yararlanılarak yapıldığı ileri sürülen ve halk
arasında "cincilik" olarak bilinen sihirden el çabukluğu ile bir
takım şaşırtıcı oyunlar göstererek bir göz boyamadan ibaret olan
"illüzyon"a, farklı farklı aletlerle yapılan büyüden çeşitli
ilaçların ve kokuların kullanılmasıyla ortaya konan tuhaflıklara,
İsm-i A'zam'ı bildiği iddiasıyla karşısındakileri psikolojik baskı
altına almaktan insanların gizli yanlarını bir şekilde öğrenerek
onların kalblerini okumuş gibi yüzlerine söylemek şeklindeki
hokkabazlığa kadar pek çok büyü ya da büyü olarak
değerlendirilebilecek düzenbazlık çeşidi saymışlardır.
Ehl-i Sünnet alimlerine göre, sihir bir gerçektir ve onun bazı
türlerinin fizikî dünyaya tesirleri de söz konusudur; ancak bu tesir
sihirbazın değil, onun sebepleri yerine getirmesi neticesinde
Allah'ın yarattığı bir tesirdir. Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis
kitaplarında, Allah Rasûlü'ne de (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) büyü
yapıldığından bahsedilir. Mutezile alimleri ve bazı modern
yorumcular böyle bir hadiseyi kabul etmeseler de muteber kaynaklarda
bu mesele anlatılmakta ve Cenâb-ı Hakk'ın bir hikmete binaen izin
verdiği bu büyü sebebiyle, Peygamber Efendimiz'in "mukarrabînin
yanılması" çerçevesinde bir-iki sehvi olduğu bazı Sahabiler
tarafından –bir kısım küçük farklarla– rivayet edilmektedir.
Ashâb-ı kiram, nübüvvet pâyesiyle telif edemedikleri öyle bir vakayı
söylemeyip gizleyebilirlerdi. Fakat, Rasûl-ü Ekrem üzerinde çok kısa
süreli ve küçük tesirleri görülen bu olayı nakletmede bir mahzur
görmemişlerdi. O hadiseyi nakletmek suretiyle, büyünün, Peygamber
Efendimiz üzerinde, dinin ve diyanetin ruhuna dokunmayacak şekilde,
muvakkat bir tesirinin hâsıl olduğunu belirterek hem onun bir şer
olduğunu göstermiş hem de öyle bir musibete maruz kalanların ne
yapmaları gerektiğini talim buyurmuşlardı. Zaten, o sihirden sonra
Allah Rasûlü'nde sadece bir kaç namazda "mukarrabîn sehvi"
diyeceğimiz türden yanılmalar görülmüş ve bu hal uzun sürmemişti. O
yanılmalar da, uhrevî düşüncelerin ve dava yörüngeli mütâlaaların
bir insanı alıp bir yüce ufka taşıması ve ona bulunduğu
zamanı-mekanı muvakkaten unutturması şeklinde olmuştu. Öyle ki,
yüksek duygulara ve uhrevî mülahazaralara bağlı o çeşit yanılmalar
bizde vuku bulsa, bizim için birer fazilet vesilesi bile
sayılabilir; çünkü, o sehivlerin arkasında dava düşüncesi vardır.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine büyü
yapıldığının farkına varınca dua etmiş ve Cenâb-ı Allah'tan şifa
dilemişti. Çok geçmeden Hazreti Cibrîl ve Mikâil (aleyhimesselam)
gelerek işin hakikatini Efendimiz'e haber vermiş; Allah Rasûlü'nden
alınan bir tarak saç-sakal ile hurma çiçeği kullanılarak Lebîd İbn-i
A'sam tarafından yapılan büyünün Zervan kuyusuna atıldığını
söylemişlerdi. Rasûl-ü Ekrem, bazı ashâbıyla beraber o kuyuya gitmiş
ve kuyuyu kapatmışlardı. Hazreti Aişe, "Ya Rasûlallah, sihri
çıkardınız mı?" diye sorunca Efendimiz, "Hayır çıkarmadım. O sihri
çıkarıp çözmekle halk arasında sihrin şuyû bulmasından endişe
ettim." buyurmuş; Cenab-ı Hakk'ın, kendisine şifa verdiğini ve şifa
bulmak için illâ sihri çözmek gerekmediğini belirtmişti. (Bazı
rivayetlerde, Hazreti Peygamberimizin büyüyü kuyudan çıkardığı ama
halka teşhir etmediği de anlatılmaktadır.) |
|