| |
Ortaçağ Avrupasının
onbeşinci yüzyıl sonunda başlattığı "cadı avı", yüzbinlerce şüpheli
insanın engizisyon işkencesi ve yanan odun alevleri arasında
hayatını kaybetmesiyle adeta bir katliam havası içinde sonuçlandı.
Uzun bir süre insanlar, bunca insanı panik halinde üstüne çeken "cadılar"ı
cezalandırıp toplum dışına atmaktan, araştırıp incelemeye vakit
bulamadılar. Kimdi bu cadılar? Doğaüstü güçleri var mıydı?
Protestanlığın
kurucusu Luther, 1522'de bunlar hakkında şöyle diyordu: "Cadılar
Şeytanın metresleridir. Hayvanları sütten keserler, fırtınalara
sebep olurlar. Keçilere binip veya süpürgelerine sarılıp etrafta
dolaşırlar. İnsanı sakat bırakır, beşiğinden bebekleri kaçırırlar.
Canları isterse, önüne geleni inek veya öküze çevirirler.
Efsunlarıyla masum halkı ahlaksızlığa sürüklerler."
Luther'den önce,
Reginald Scot'un İngiltere'de 1584'de basılan cadılar hakkındaki
kitabında da şunları okuyoruz: "Eğer, köyün içinde ara sıra dolaşan
çengel burunlu, sivri çeneli, gözleri çukura kaçmış, elindeki
sopasına dayanarak birşeyler mırıldanan kambur bir ihtiyar
görürseniz, korkun! Buruşuk suratlı, sarsak yürüyüşlü bu yaratık,
hayvanlarınızı çarpmaya gelmiştir. İhtiyar cadının gözünü dikip
baktığı, anlaşılmaz kelimeler fısıldadığı herkes önünden
kaçmalıdır."
O devirde, açık
arazide ateş yakıp kazan kaynatan garip kıyafetli üç-beş ihtiyar
kadını gören, korkusundan kaçacak yer arardı. Bu cadıların
yaşadıkları evlere yaklaşılmaz, etrafta gezindikleri zaman mutlaka
bir felaket olacağına inanılırdı. Kimi zaman iri bir kedi veya keçi
şekline bürünüp gezindikleri söylenirdi.
Avrupa'da "Witch",
"Hexe", "Sorciere" ismiyle anılan bu cadılar, "Witchcraft", "Hexerei",
"Sorcellerie" denilen bir çeşit büyücülükle uğraşırlardı. Cadıların
etrafta yarattığı korku, onların yeteneklerinin ve görünümlerinin
abartılarak aktarılmasına neden olmuştu. "Gerçekten insanı kurbağa
şekline soktukları olmuş mudur?" veya "Hepsi de kanca burunlu kambur
birer ihtiyar kocakarı mıydı?", "Fırtınalara bunlar mı sebep
oluyordu?" diye sorulduğunda, olumlu cevap vermek pek mümkün
değildir. Ama, cadıların kendi aralarında belirli bir yöntem
kullanarak pek çok insanın canını yaktığı da inkâr edilemez.
Cadılar hakkında
bilinen en önemli şey, "Sabbath" ayinleridir. Sabbath kelimesi,
fanatik Hıristiyanlarca Yahudilerin "sebt günü"ne atfen kullanılmış
ve dolayısıyla Yahudilerin aslında birer cadı ve büyücü oldukları
ima edilmiştir. Aslında bu yakıştırmanın gerçekle bir ilgisi yoktur.
"Sabbath ayini"
gece yarısına doğru başlar ve gün ışımadan sona ererdi. Yer olarak
dörtyol ağzı, koruluk, açık kırlar, bazen de terkedilmiş kiliseler
seçilirdi. Haftanın hangi günü olursa olsun, Cumartesi dışında ayin
yapmak mümkündü. Yeniay ve dolunayda yapılan ayinler önem taşırdı.
Senenin iki günü büyük ayin için ayrılmıştı: 31 Aralık (Allhallows
Eve) ve 30 Nisan (Walpurgisnacht). Mevsimlerin başlangıcı da ayrı
olarak kutlanırdı: Kış 2 Şubatta, Bahar 23 Haziranda, Yaz 1
Ağustosta, Sonbahar 21 Aralıkta. Ayrıca, 3 Mayıs ve 1 Kasım günleri
de önemli sayılırdı.
Ayine katılacak
cadı önce hazırlığını yapar, "uçmak için gerekli merhemi" vücuduna
sıvardı. Bu merhemin hazırlanışı hakkında çeşitli iddialar vardır.
Hemen her reçetede, "boğularak öldürülmüş bir bebeğin kazanda
kaynatılmasıyla elde edilen yağlı sıvı"dan bahsedilmekte. Bazı
itiraflardan alınan sonuca göre, önce bir yaşını doldurmamış bir
insan yavrusunun topukları kesilerek kanı bir kapta toplanır, sonra
da cesedi kazanda kaynatılırmış. Kanın içine yabani havuç, bıldırcın
otu, beşparmak otu, köpek üzümü ve is karıştırılır, sonra bu karışım
kazana atılarak yağın içinde eritilirmiş. Meydana gelen merhemi de
çıplak vücutlarına derileri kızarıncaya kadar sıvarlarmış.
Ayrıca, uçmak için
gerekli diğer bir drog (ilaç) da "belladona"dır. Bütün bu otların
içindeki toksik maddeler deri yoluyla kana karıştığında kalbin
atışını, tansiyonu derhal etkileyerek "delirium" (cinnet) hali
yaratmaktadır. "Baldıran otu"nun ilavesi ise, kişiyi paralize
etmekte (hareketsiz bırakmakta) ve halüzinasyona (hayal görmeye)
elverişli hale getirmektedir. Bu karışımı vücutlarına sıvadıktan
sonra, cadılar aslında fizik olarak hiçbir yere uçmuyorlardı. Kana
karışan drogların (ilaçların) tesiriyle kendilerinden geçerek
kaskatı bir halde yatağa uzanıp kalırlardı.
Fakat, işin ilginç
tarafı, bu işlemi yapan her cadı kendine geldiğinde ya süpürgesine
binip uçtuğunu, ya da Şeytanın armağanı olan bir keçiye, koça veya
köpeğe binerek uçtuğunu, diğer cadılarla birlikte "Sabbath ayini"ne
katıldığını söylemekteydi. Üstelik, birbirinden haberi olmaksızın
ayine katılan her cadı, genellikle aynı şeyleri anlatmıştı. Bu
durumda, cadıların ortak bir hayal âleminde belirli bir olayı
yaşamış olması sonucu ortaya çıkmaktadır.
Öte yandan, zaman
zaman bazı çıplak insanların süpürgeler ve hayvanlar üzerinde uçarak
belirli bir yere doğru gittiklerini ve bu manzaranın dolunayda
tüyler ürpertici olduğunu anlatanlara da rastlanmaktaydı.
Ayinin yapıldığı
yerde toplanan cadılar, kimine göre 50-100 kişiden ibaretti, kimine
göreyse binlerce. Ama her ayinde esas figür "Şeytan"dı. Yarı teke
yarı insan görünümünde, normalin üstünde bir cüsseye sahip, ürkütücü
görünümü olan bir yaratıktı bu. Tahtında oturur ve cadılar
toplandıktan sonra ayini başlatırdı. Cadılar arası evlenmeler, bu
işe yeni başlayanların Şeytan tarafından vaftizi, cadıların Şeytan
için getirdikleri hediyelerin sunulması bu sırada yapılırdı.
Evlenme, vaftiz ve anlaşmalar Şeytanın kırmızı kitabı içine yazılır,
cadının kanı ile imzalanırdı. Daha sonra cadılar, bir hürmet ifadesi
olarak sırayla şeytanın ardını öperlerdi. Bu olaylar esnasında sırt
sırta oturmak, bacakları havaya dikip başı toprağa eğerek konuşmak,
en çok uygulanan garipliklerdi.
Bu yola yeni giren
cadı adayı, önce haçın üstüne basıp Hıristiyanlığı reddeder,
ardından Şeytanın vaftiziyle cadılık ismini kazanırdı. Yapacağı
anlaşmaya göre, Şeytana her hafta bir çocuk veya bir insan kurban
edeceğine veya şu kadar insanı hasta edeceğine dair yemin ederdi. Bu
anlaşma hükümleri kırmızı kitaba yazıldıktan sonra da, cadı adayı
Şeytanın ardını öperek sadakatini göstermiş olurdu. Bu arada, Şeytan
da ona önce sürüneceği merhemin reçetesini verir, daha sonra da
büyücülük için gerekli şeyleri öğretirdi.
Bu işlerden sonra
ziyafet faslı gelirdi. Sofrada ekmek ve tuzdan başka her şey
bulunurdu. Ama, genellikle parçalanmış çocukların etleri, kedi
beyni, soğuk yağlar gibi iğrenç yemekler yenirdi. Bu arada devamlı
şarap içilirdi. Ziyafet bitince dans başlardı. Birbirlerine sırtları
dönük olarak daireler çizen cadılar, hep sola dönerek dans
ederlerdi. Deliler gibi döndükten sonra, sıra cinsi münasebete
gelirdi. Ana-oğul, baba-kız, cümbür cemaat birbirlerine
karışırlardı. İnanışa göre, bu sırada Şeytan ve etrafındaki iblisler
de cadılarla cinsel münasebette bulunurdu. Engizisyon tarafından
cadılardan alınan itiraflarda bu âlemler uzun uzadıya
anlatılmaktadır. Fakat, işkence altında alınan bu ifadelerin
sağlıklılık derecesi öteden beri tartışılır olmuştur.
Cadıların ayinlerde
elde ettikleri diğer bir şey de "Şeytanın mührü" denilen bir çeşit
damgadır. Cadının vücudunun belirli bir yerine, Şeytanın mührünü
kazıdığına inanılırdı. Aslında bu işaret bir et beni, yağ kisti veya
deri pigmentinde oluşan bir renklenmeden ibarettir. Cadı avcıları
uzun uzadıya bu işaretlerin nerelerde bulunabileceğini ve neye
benzediğini anlatırlar.
17. yüzyılın
sonunda, Amerika'nın Massachusetts eyaletindeki Salem kentinde bir
grup genç kızın "obsesyon" (saplantı) belirtileri göstermesiyle,
tarihin en ilginç davalarından birisi başlamış oldu. Aslında,
gerçekten bu kızlar "obsesyon"a mı uğramıştı, yoksa birtakım cinsel
ilişkilerin sonucunu örtbas etmek için mi bu yolu seçmişlerdi,
bilinmiyor. Ama, bu kızların ifadesine göre, mahkeme kararıyla 31
kişi cadılık suçundan idam edilmiştir.
Bir diğer meşhur
olay, Loudun rahibeleri tarafından yaratılmıştır: 17. yüzyılın
Fransa'sında geçen bu olayda, rahibeler bazı papazlar tarafından
kandırılarak Şeytanın ayinine götürüldüklerini ve orada iğfal
edilerek "posesyon"a uğradıklarını (ruhlarına Şeytanın girdiğini)
iddia etmişler ve sonunda da köyün başrahibi Urbain Grandier
yakılarak öldürülmüştür. Olay son derece ilginç sahneler
yarattığından, önce Aldoux Huxley tarafından "The Devils of Loudun"
ismiyle roman haline getirilmiş, daha sonra da Ken Russell'ın "The
Devils" adlı filmi ile sinemaya aktarılmıştır.
Burada iki örneğini
verdiğim olaylar dizisinde, dava konusu olan cadılık sanatında
Şeytanla anlaşma, cinsel ilişki ve posesyon hali dikkate alınmakta,
buna mukabil "ekzorsizm" (Şeytanın kovulması) ve işkence ile
suçlulara yaklaşılmaktaydı. Şeytanla anlaşma, cadıların "Sabbath
ayini"nde cinsel ilişkiyle sonuçlanan birtakım rezaletleri sonunda
gerçekleşiyordu. "Posesyon" hali ise, bu ilişki ile Şeytanın cadının
veya kurbanının içine yerleşmesi demekti. Posede olmuş kişi şu
belirtileri gösterirdi: Hastanın vücudunda anormal kıvranmalar ve
bükülmeler olur, ağzından garip sıvılar kusar, sesi kalınlaşarak
veya incelerek anlamsız sözler tekrarlar. Epilepsi veya histeriye
benzer davranışları olur.
Bu durumdaki kişi
ancak belirli hallerde böyle davranır, sair zamanlarda ise normal
bir insan gibi olmaktadır. "Demonyak posesyon"da vücudun bir iblis
tarafından kullanıldığı ve bütün bu arazların o iblisin vücudu
örseleyerek eğlenmesi olarak kabul edildiği durumlarda, kurtuluş
yolu "ekzorsizm"di. Yani, vücuda giren bu iblisin dışarı atılması
için yapılan bir çeşit "cin çıkarma ayini". Bu maksatla, Katolik
Kilisesi'nde özel bir rahip sınıfı oluşmuş ve hâlâ bile tatbik
edilen "rituale romanum" metodu uygulanmıştır. Seremonisi oldukça
iğrenç sahnelerde dolu olan ekzorsizmin güncel bir örneğine, Peter
Blatty'nin romanından uygulanan ve ülkemizde de gösterilen "Şeytan"
filminde rastlayabiliriz.
Ekzorsizm
esnasında, iblis bazen bu işi yapan rahibin de vücuduna hâkim
olabilir ve eğlencesine rahibin vücudunda devam edebilir. Loudun
rahibi Urbain Grandier'nin başına gelen durum buna bir örnek
sayılmaktadır. İnanışa göre, rahibeleri ekzorsize ederken posesyona
uğramış ve hepsini sıra ile yatağına almıştı. Sonunda da, bir başka
tür kurtuluş yolu olan "engizisyon işkencesi" altında bütün
kötülüklerden arındırılmış olduğu söylenir. Bu işkenceler, aklın
alamayacağı biçimde eziyet ve sapıkça davranışlarla, kutsal
kilisenin saygıdeğer rahipleri tarafından suçlu olduğu zannedilen
kişilere tatbik ediliyordu.
İnsan, engizisyonun
yarattığı işkence aletlerini gördüğü ve mahkeme raporlarını okuduğu
zaman, nerdeyse engizisyon rahiplerinin posesyona uğramış olmasına
daha fazla ihtimal veriyor. Zira, işkenceler sırasında bunları
uygulayan kişilerin zevk almadığını söylemek zordur. Aksine,
bilindiği gibi olmadık sebeplerden mahkemeye düşen hemen hemen
herkesi günlerce, hatta haftalarca işkence odalarında yavaş yavaş ya
öldürmüş ya da sakat bırakmışlardır.
Posesyon ve
ekzorsizm vakaları tarihte önemli bir yer almakta. 15. - 17.
yüzyıllarda bilhassa Avrupayı kasıp kavuran bu illet günümüzde de
varlığını sürdürmekte, ama nadir vaka olarak kalmaktadır.
Bugünün cadıları,
artık eskisi gibi takibata uğramadan açıkça faaliyetlerini
sürdürmekte ve belirli zamanlarda ayinlerini yapmaktadır. Ancak,
kazanda çocuk kaynatmak, insanları büyülemek gibi davranışlar artık
ortadan kalkmıştır. Birçoğu "Sabbath ayini"ni bile kendi aralarında
bir ziyafet olarak kutlar. Fakat, yirminci yüzyıl Amerikasında polis
kayıtlarına geçen bir çok faili meçhul ölüm vakası, kesilen başlar,
çocuk cesetleri ile, bulundukları bölgeye yabancıları sokmadan kendi
içlerine kapanık yaşayan garip kıyafetli, lanet suratlı insanların
bulunduğu da bilinmekte.
Bu yüzyılın
başında, İngiltere'de "Witchcraft"ın (cadılığın) tabiat tanrılarına
dönük en eski din olduğunu iddia eden Gerald Gardner ve ondan
esinlenen Margaret Murray gibi akademik kariyeri olan kişilerin
etkisiyle, cadılık sanatı değişik bir görünüm kazandı. Başrahip ve
başrahibenin yönettiği "witchcraft" ayinlerinde ana tabiat
tanrıçasına, Aya ve "boynuzlu tanrı"ya yönelik birtakım sembolik
ifadelerle dolu gösteriler vardır. Belirli sayıda kişi tarafından "koven"ler
oluşturan cadılar, kendi aralarında cinsel ilişki ve ziyafetlere
devam etmektedirler. Tabii ki, bu ayinlere ancak bunların yasalarca
yasaklanmadığı ülkelerde rastlamak sözkonusudur.
İngiltere'de
kendini cadıların kralı ilan eden Alex Sanders ve estetik bir vücuda
sahip başrahibesi Maxine ile icra ettikleri cadı ayinleri,
1970'lerde televizyonda bile halka gösterilmişti. Ancak, Alex
Sanders'in bu tür reklama yönelik çalışmaları diğer cadılar
tarafından hiç de hoş karşılanmamaktadır. Amerika'da bu tür
olayların merkezi haline gelen California eyaletinde, Los Angeles
bölgesinin resmi cadısı Louise Huebner daha ziyade aşk büyüleri
yapmakla meşgul iken, bir diğeri Sybil Leek bu konuda pratik
reçeteler veren kitaplar yazmakta, TV ve radyo röportajlarına
çıkmakta ve günlük gazetelerde makaleler yayınlamaktadır. Bir diğer
meşhur cadı da Londra'daki ünlü Lady Madeline Montalban'dır.
Montalban, posta kanalıyla nasıl cadı olunacağını öğretir, hisse
senetleri borsasında yatırımlar yapar ve borsayı büyüleyerek paralar
kazanır, muskalar ve iksirler satar ve en lüks yerlerde görünür her
zaman.
Amerika'da bu işin
reklamını yapan bir başkası da, San Francisco kentinde kurduğu
"Şeytan'ın Kilisesi" ile ün kazanmış Anton La Vey ismindeki saçını
kazıtıp keçi sakalı bırakmış bir tiptir. La Vey taraftarları bu
dünyada Şeytanın hakimiyetine inanırlar ve şu yolu seçmişlerdir:
"Güçlü olanlara ne mutlu, zira dünyaya hakim olan onlardır. Eğer
birisi senin yanağına tokat atarsa, hemen yapıştır tokadını adamın
suratına!" Film yıldızı Sharon Tate ve arkadaşlarını doğramış olan
Charles Manson da bu tarikatin bir üyesiydi.
Cadılar dünyası
bugün teknolojiden uzak ama nimetlerine yakın olarak yaşama yolunu
seçmiş, üstelik Batı kanunlarının tanıdığı serbestiyet sonucu adeta
bir pagan dini biçiminde bütün Batı alemini sarmıştır. "Time"
dergisine kapak konusu olacak kadar yaygınlaşan bu yeni akımın
öncüleri, eski cadıların torunları olmakla övünürler. Ama, büyük
büyükannelerinin küçük çocukların kanını içtiğini veya Şeytanla
anlaşma yapıp ruhlarını ona sattıklarını katiyen kabul etmezler. |
|